Hayırsızlarboard-Hayırlara Vesile Olsun

Geri git   Hayırsızlarboard-Hayırlara Vesile Olsun > ..:: Cumhuriyet ::.. > MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Hayırsızlarboard'a hoşgeldiniz. Boardumuzdan Daha fazla yararlanmak için Buraya Tıklayınız. Forumumuza Üyeyseniz ve Giriş yapamıyorsanız Lütfen Buraya Tıklayınız..Mailinizle ilgili probleminiz varsa bizimle iletişime geçmek için Lütfen Buraya tıklayınız.

Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Kurallar Etiketler Arama


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK M.Kemal Atatürk Hakkında Yazı ve Yorumlar

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 15-07-2007, 00:05   #1 (tekli aç) (permalink)
Vip Üye
 
keskin965 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
User ID: 20501
Üyelik tarihi: Nov 2006
Mesajlar: 3.459
Rep Gücü: 27
REP Puanı : 125
REP Seviyesi : keskin965 will become famous soon enoughkeskin965 will become famous soon enough
Teşekkür Sayısı: 14
45 Mesajina 68 Tesekkür Aldi
Standart Atatürk Ün Son Sözü Ve Ismet Paşasi


Atatürk’ün son sözü : “Ve aleykümesselam...”
ATATÜRK’ÜN SAĞLIK DURUMU: “Atatürk sağlam (yani sağlıklı) bir kimse değildi” diyen Falih Rıfkı Atay devamla şunları yazar:
“-1924’de kalb krizi teşhisi konan bir göğüs ağrısı geçirmiş ve iki ay kadar perhiz etmişti. Daha sonra 1927’de bir enfarktüs geçirmiştir. Hususî hekimliğini yapan Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam, müsteşarına “Asım, Gazi çok hasta” demişti. O zaman Almanya’dan iki profesör geldi. Uzun uzun kendisini muayene ettiler. Perhiz tavsiye ettiler. Gece hayatına ve içkiye son vermek lâzımdı. İlk defa o yılın Temmuz’unda İstanbul’a gelen Atatürk eski yaşayışına devam etti. 1937’den sonra asabî muvazenesinin gitgide bozulduğunu görüyorduk. Pek alıngan olmuştu. Devamlı bir boşanma ihtiyacı içinde kıvranan sinirlerini güç tuttuğunu hissederdik. Hele sofra biraz uzadıktan sonra pek dikkatli davranırdık. Bütün bunların sebebinin: karaciğerini için için kemiren umulmaz bir illet olduğunu bilmiyorduk. Bu, önce hafıza zayıflamasından başlamıştı. Sonra sık sık burun kanamaları devri geldi. Daima yanında bulunan hekimlerinin neden bu araza ve umumî çöküntüye dikkat etmediklerini ve hepsini pek basit birer sebebe bağlayarak geçiştirdiklerini doğrusu hâlâ anlayamıyorum.(?) Burnu her kanadıkça, “biraz bakarız, geçer” derlerdi. Sonra kaşınmalar başladı. Bazıları “bu durum karınca ısırmasından olabilir” şeklinde konuşmuşlar, Atatürk’te “Bu evde göze görünmez kırmızı böcekler varmış” diye tutturmuştu. Evde başka hiç kimse ve hiç birimiz böyle bir rahatsızlık duymuyorduk. Fakat kendisini teselli etmek için aynı şüpheye düştüklerini söyleyenler de olurdu. Hatta bir seyahatte evin baştanbaşa en tesirli ilâçlarla temizlenmesini emretmişti.
Ankara istasyonunda son defa onu selâmlamaya gitmiştik. Güneyden gelen trenden indi, garın salonuna kadar güçlükle geldi, ayakta duramayarak oturdu. Yanımda bulunan Şükrü Saraçoğlu: “Falih, Atatürk’ün derisinin rengine bak. Bu bir ölü rengi” dedi.[1]
SON GÜNLERİ: Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün son günlerinden bahisle der ki:
“-Açıkça görülüyordu ki, hastalık son safhasına girmiş ve herhalde ikinci kerre su almak zarureti belirmişti. Kendisi de bunu ısrarla taleb etmekteydi. Yalnız doktorlar, ölümü çabuklaştıracağını bildikleri için bu işi mümkün olduğu kadar geciktirmek istiyorlardı. Halbuki benim bildiğim bazı doktorlar, tam aksine suyun kalmasını tehli sayıyorlardı. Fakat buna imkân bulamadılar.
Atatürk 8 Kasım 1938 Salı sabahı doktorlara daha fazla dayanamayacağını, suyun derhal alınmasını kesin bir dille emretti. Doktorlar, hiç olmazsa yirmi dört saat daha kazanmak için son teşebbüste bulundular. İlk ponksiyonu yapan Prof. Operatör M. Kemal Öke’nin sarayda olmadığını, o sırada Gülhanede’de talebesine ders vermekle meşgul bulunduğunu söylediler ve işin ertesi güne kadar geri kalmasını rica ettiler, dinlemedi:
“-İşte Dr. Mehmet Kâmil Bey var. Zaten bu işi en iyi beceren de o imiş, o yapsın” emrini verdi. Çaresiz kalan doktorlar, hazırlık yapmak üzere odadan çıktıktan sonra kaşlarını çattı, hiddetli bir sesle:
“-Niçin tereddüt ediyorlar, olacak olur. Fakat (karnını işaret ederek) bu insupportable’dir” dedi. (Dayanılmaz anlamına).
Hazırlık bitince rahmetli Dr. Mehmed Kâmil Berk, suyu çekmeye başladı. (Saat: 12.20). Atatürk, bütün suyun alınmasını emrediyor ve her ân kaç litre alındığını öğrenmek istiyordu. Ponksiyondan sonra ateşi biraz yükselmiş olmakla beraber epeyce rahatlamış, akşam saat yirmiden gece yarısına kadar sakin uyumuştu. Gece yarısı uyanmış, saat ikiden sonra kendisinde hafif bir unutkanlık hali başlamış ve bu hal dört saat kadar devam etmişti.
8 Kasım 1938 günü çok yorgun olmakla beraber, sakindi. Doktorlar sıra ile yanına geliyor, icab eden tedaviyi yapıyorlardı. O gün gıda olarak saat altıda altı kaşık sütlü kahve, sekiz buçukta beş kaşık sütlü çay, on birde bir miktar yulaf unundan puriç, on üçte altı kaşık süt, on beş onda biraz çorba ve on yedi onbeş de dört kaşık elma suyu almıştı. Saat onsekizden sonra yanından ayrılıp günlük işlerimle meşgul olmak üzere büroma inmiştim. Çok geçmeden fenalaştığını telefonla bildirdiler (Saat: 18.35). Telâşla hususî daireye koştum. Yatak odasının iç içe olan iki kapısı arasındaki boşlukta Kılıç Ali duruyordu. Odaya girdiğim zaman Atatürk’ü şu vaziyette gördüm: Yatağın ortasında, iki elini yanlarına dayamış oturuyor ve mütemadiyen öğürerek “Allah kahretsin” diye söyleniyordu. Arasıra da hizmetçilerin tuttukları tasa koyu kahverengi bir sıvı (pıhtılaşmış kan) çıkarıyordu.
Nöbetçi Doktor Abrevaya ile o sırada yetişen Prof. Neşet Ömer İrdelp, kendisine yine bir taraftan bazı iğneler enjekte etmeye, bir taraftan da buz yutturmaya başladılar. Bir aralık sağında bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı. Herhalde iyi göremiyordu ki, bana sordu: “Saat kaç?..” Cevap verdim: “Yedi efendim”. Aynı suali bir iki kerre daha tekrarladı. Biraz sakinleşince yatağa yatırdık. Başucuna sokuldum: “Biraz rahat ettiniz değil mi efendim?..” “Evet” dedi. Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti: “Dilinizi çıkarır mısınız efendim?” Dilini ancak yarısına kadar çıkardı. Dr. İrdelp tekrar seslendi: “Lütfen biraz daha uzatınız” Nafile... Artık söyleneni anlamıyordu. Dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti. İkinci ponksiyondan tam otuz saat sonra komaya girdi. Bu seferki koma devresi sakin geçiyor, Atatürk yatağında âdeta uyur gibi yatıyor, gerçi arasıra küçük çırpınışlarla hafifçe sıçrar gibi oluyorsa da, bu asabî haller her defasında ancak birkaç saniye sürüyor ve tekrar sükûna kavuşuyordu. Saatler ilerledikçe, hançeresinde yavaş yavaş kesik hırıltılar başlamıştı.”[2]
Ve son sözü: “Ve aleykümesselam...”
CUMHURBAŞKANI KİM OLACAK: Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a göre, Atatürk, kendisinden sonra Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olmasını istemiş ve “kanunî bir yol bulup kendisi namzet gösterilir ve seçilirse çok iyi olur zannederim” demiştir.
İsmet İnönü’ye “İkinci Adam” diyen ve bu isimle üç büyük cild kitap yazan Şevket Süreyya Aydemir, İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesini incelerken, basit bazı olaylar üzerinde durup sayfalar doldurmuş, fakat Hasan Rıza Soyak’ın yazdıklarına ne hikmetse () hiç itibar etmemiş, yalnız İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı Tevfik Rüşdü Aras’ın bir tertibinden bahsetmiştir. Şevket Süreyya’ya göre, o devrin B.M. Meclisi Reisi Abdülhalik Renda, Şükrü Kaya ve Tevfik Rüşdü tarafından İstanbul’a dâvet edilerek Perapalas’da kendisine Cumhurbaşkanlığı teklif olunmuş, fakat Abdülhalik Renda bu teklifi reddetmiştir. Bu iddiayı Yakup Kadri Karaosmanoğlu da te’yid etmektedir.[3]
İsmet İnönü ise, kendisinin Hariciye Vekili Tevfik Rüşdü Arâs tarafından elçilikle yurt dışına çıkarılmak istendiğini, bu teşebbüsün neticesiz kalması üzerine Şükrü Kaya tarafından İstanbul’a götürülmeye çalışıldığını, ancak bu tertibin de yakın arkadaşları tarafından önlendiğini söylemektedir. Şükrü Kaya’nın tertibini önleyen adam, Hasan Rıza Soyak’a göre Dr. Refik Saydam’dır. İsmet Paşa, İstanbul’a gitmek üzere trene binmişken, koşa koşa Ankara istasyonuna gelen Refik Saydam, İnönü’ye Şükrü Kaya’nın tertibini anlatmış, İsmet Paşa tereddüt edince de: “Eğer gitmekte ısrar ederseniz lokomotifin önüne yatarım” diyerek İnönü’nün seyahatine mâni olmuş, böylece “İsmet Paşa’yı yok etmek ve bir kazaya getirmek” tasavvuru suya düşmüştür..
İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesini müteâkib istifa eden ve ikinci defa yine Celâl Bayar tarafından kurulan yeni hükümete Şükrü Kaya ile Tevfik Rüşdü’nün alınmaması ve bu işin İnönü’nün arzusu ile yapılması, hattâ İnönü’nün bu değişiklik mevzuunda “Tevfik Rüşdü Aras’la Şükrü Kaya’nın iktidardan gitmeleri memlekete hakikî bir inşirah (ferahlık) verdi. Kendilerine karşı antipatinin bu kadar geniş olduğunun görülmesi herkesi şaşırttı” demesi yukarıdaki iddiayı doğrulamaktadır.
Cenazenin Ankara’ya Nakli: Atatürk 10 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı’nda ölmüş, bayrağı sarılı tabutu 16 Kasım’da katafalka konup halkın ziyaretine açılmış ve bu ziyaret esnasında kalabalıktaki izdihamdan yedi kadınla dört erkek ölmüştür. Tabut 19 Kasım günü Dolmabahçe’den top arabasıyla Sarayburnu’na getirilip Yavuz Zırhlısı’na alınarak karaya çıkarılıp hususî trenle Ankara’ya gönderilmiş ve 20 Kasım günü merasimle karşılanarak T.B.M. Meclisi önünde yeni katafalka konup ziyarete açılmış ve 21 Kasım 1938’de geçici olarak Etnografya Müzesi’ne kaldırılmıştır. Tabut onbeş yıl burada kalıp 10 Kasım 1953 günü merasimle şimdiki Anıt-Kabir’e taşınmıştır.
Evrak-ı Metruke Yağması: Atatürk’ün ölümünden sonra geriye kalan evrakı ve bir kısım eşyası maalesef yağma edilmiş, herkes aleyhinde gördüğü vesikaları alıp gitmiş, bu imhâ edilen evrakın ve yağma olunan eşyanın peşine düşen, tereke tespitine memur Ankara Üçüncü Sulh Hukuk Hakimi Osman Selçuk ise, bir müddet sonra görevinden alınarak başka yere kaydırılmıştır.. Bu işte bir kasıt olduğu açıktır. Tarihi gerçekleri çarpıtmak ve Atatürkçülüğü yamuklaştırıp yozlaştırmak isteyenlerin şeytani bir planıdır. Ve bir kere daha anlaşılıyor ki: Mustafa Kemal, şahsi evrak ve eşyalarını koruyacak kimsesi bile bulunmayacak kadar yalnız bir kahramandır.
Bu müthiş yağma konusunda, uzun yıllar Cumhurbaşkanlığı Özel Kalemi’nde çalışan Aydın eski Milletvekili Zühdü Uray der ki:
“-İsmet Paşa’nın, Refik Saydam’ın ve diğer önemli kimselerin Atatürk’e yazdıkları mektuplar o devrin salâhiyetli kimselerine devredildiğini biliyorduk. Ancak, bu mektupların sahipleri ile notlarda isimleri geçenlerin, Ata’nın ölümünden sonra bunları aldıklarını duyduk. O günlerde herkesin konuştuğu, birbirine üzülerek anlattığı çok acı bir olaydı bu... Sonra bir de Atatürk’e hediye edilen üzeri pırlanta, yakut ve zümrütlerle süslü bir kılıç vardı. Bunun da, kıymetli taşlarının sökülüp çiçek bozuğu bir yüze dönüp, delik deşik olduğunu işittim.”
Bu söyleneni başka te’yid edenler de vardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu “O günlerde, Atatürk’e aid evrakın yağma edildiğini herkes duydu. Vesikaların çoğunun ortadan kaldırıldığı söyleniyordu” derken; Dışişleri Bakanı Tevfik Rüşdü Aras da:“Atatürk’ün notlarını, herkes hakkında kanaatlerini yazdığını bilirim. Gözlerimle görmüşümdür. Sonra onun küçük küçük not defterleri olması lâzımdır. Daha bunun gibi çok dosyası da vardı, ne oldu acaba?..” demiştir..
ANIT-KABRİN YERİ NASIL SEÇİLMİŞ: Atatürk’e yakın bâzı kimselerin şahâdetine göre, Paşa, Çankaya’ya gömülmek istemiş, bir vasiyet olarak bunu sık sık tekrarlamışken, neden Çankaya’ya değil de, şimdiki yere gömülmüştür?.. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Falih Rıfkı Atay’dan naklettiğine göre, o günlerin Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Anıt-Kabrin bulunduğu yeri teklif etmiş ve bu teklifiyle Anıt-Kabir civarındaki arsalarını değerlendirmek hesabı mı güdülmüştür?..[4]
Ahmet Kekeç’in Derin Roman Kitabında da konuyla ilgili şu ilginç bilgiler yer alıyor;
Mustafa Kemal artık İnönüye güvenmiyordu ve Onu "yetersiz" ve "başarısız" buluyordu.
Ekonomi konusundaki kişisel tasarruflarının ise ülkeye za*rar verdiğini düşünüyordu. Çünkü İnönü sürekli, "İşletemeyiz, zarar ederiz" gerekçesiyle yatırımlara karşı çıkıyor, "kuvvetli icra" organı isterken ipin ucunu kaçırıyordu.
Celal Bayarın görevi ise devlet çarklarını yeniden işletmekti.
Adı konmamış bir görevi daha vardı:
İnönüyü denetlemek...
İnönüyü izliyor ve onun karşı çıktığı yatırım kalemlerini Çankayanın icazetiyle Meclisten geçiriyordu. Turhal Şeker Fabrikası da bu yatırımlardan biriydi.
İnönü, bu girişimi "gereksiz" buluyordu.
"Bu Turhal Şeker Fabrikasından vazgeçemez misiniz Celal Bey?" diye çıkışmıştı bir gün. "Hayır, bütün hazırlıklar tamamlanmıştır..." Cevabını alıyordu…
İnönü yazıklanmakla yetinmişti:
"Vah vah..."
Bayarı ikna edemeyen İnönü, son çare olarak., fabrikanın "tamamen" devlet kontrolüne verilmesini istedi. Oysa Bayar, işletmenin geleceğini düşünerek, birtakım bankaları ve özel sermayeyi de ortak etmişti bu yatırıma.
Mustafa Kemalle İnönü arasındaki çatışma, salt iktisat alanıyla sınırlı değildi. İnönü, özellikle Atatürkün bulunduğu meclislere katılmıyor, onun gittiği mahfillerde boy göstermi*yordu. Gittiği her yerde, her fırsatta Çankayayı eleştiriyor, Ata*türkü "rakı sofrasında memleket yönetmekle” suçluyordu.
Bardağı taşıran son damla yine yatırımlarla ilgili bir mese*leydi.
Atatürk, bir süre önce, Başbakana "Bomonti Bira Fabrikasının genişletilmesi emrini vermiş, İnönü de mutad olduğu üzere, buna karşı çıkmıştı.
"Bomonti işi ne oldu?"
Atatürk, bir akşam Bomonti meselesinin akıbetini öğren*mek için Hasan Rıza Soyakı çağırdı.
"Bomonti işi ne durumda?"
Soyak, yapılan çalışmaları ve bu konuda Başbakan İnönü’nün tereddütlerini anlattı. Sonra da, Bomonti Bira Fabrikasının imtiyazının artırılması konusunda Ahmet ihsan Tokgözle ismet Paşanın eniştesi Abdürrezzak Beyin, ismet Paşayı bu fabrikanın zarar edeceğine inandırdıklarını aktardı.
Mustafa Kemal sinirlendi:
"Başvekil paşaya haber ver, bu akşam Bakanlar Kurulu ola*rak Çankayada toplanalım. Orada işin aslını öğreniriz talimatını verdi. "Şükrü Kaya içişleri Bakanıydı.
Soyak, haberi Şükrü Kayaya ulaştırdı, o da gelen haber üzerine hemen Başbakan İnönü’ye gitti.
"Paşam, bu akşam köşke çağrılıyoruz, bira fabrikası işi gö*rüşülecek.?"
İnönü, bir süre önce kardeşini kaybetmişti. Üzüntülüydü.
Memleket meselelerini konuşacak, hele Mustafa Kemalle tartışacak takati yoktu.
Ama gitmemesi de uygun düşmüyordu. Bu yüzden önce Anadolu Kulübüne uğrayıp biraz kafayı buldu.
Zaten niyeti bozuktu. Bir çıkış yapmak istiyordu. Ve nihayet köşke çıktığında takındığı ters tavırlar ve sert cevaplar üzerine Atatürk toplantıyı dağıtmıştı.
Çankayadaki "kavgalı" oturumdan bir gün sonra... Ata*türkün programında İstanbul seyahati vardı. Dolmabahçedeki Dil Kurultayına katılacaktı.
Bir gece öncenin öfkesi vardı hala üzerinde.
Sabah Çankayadan çıktı, Atatürk Orman Çiftliğinde bir kahve içtikten sonra Ankara Garına geçti.
Gar kalabalıktı. Sıradan protokol görüntüleri...
Milletvekilleri, bakanlar, meraklı siviller salonu hıncahınç doldurmuştu.
Başbakan olarak ismet Paşa da hazır bekliyordu orada.
İsmet Paşa gelirken Kazım Özalp ve Ali Çetinkaya’yı da (İs*tiklal Mahkemelerinin ünlü Kel Alisi) almıştı yanına.
Atatürk önce ismet Paşanın, sonra da Kazım Özalp ve Ali Çetinkayanın ellerini sıktı.
Trenin hareketine çok az bir zaman vardı.
Hiç beklenmedik bir şey oldu.
Mustafa Kemal trene doğru hareket edecekken durdu, ge*ceki kavgaya şahit olanların şaşkın bakışları arasında, İsmet Paşanın elini tutarak hafifçe kendisine doğru çekti.
"Paşam, siz de benimle geliniz. Nasıl olsa Dil Kurultayı için İstanbulda bulunacaksınız..."
İnönü duraksadı:
"Fakat ben yarın geçecektim Paşam"
Gülümsedi Mustafa Kemal.
"Bugünün işini yarına bırakma” demişler... Ayrıca sizinle gö*rüşeceklerim de var."
Der demez, ismet Paşayı kolundan tutup trene doğru sü*rüklemeye başladı, İnönü direnemedi.
Doğruca Mustafa Kemalin özel kompartımanına yürüdü*ler, içeri girdikten sonra kapıyı sıkıca örttüler. Az sonra tren hareket etti.
Kapalı kapılar arkasında Cumhuriyetin sürekli Başbakanı ismet İnönü ile Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal, ay*rıntılarını tarihin hâlâ merak ettiği konuşmalarını yapıyorlardı.
Bu aynı zamanda baş başa son konuşmalarıydı.
Sonuç?
İnönü sürmenaj (Yani devre dışı bırakılıyordu)
Tarihçilere göre ipler tamamen trendeki bu baş başa görüş*mede kopmuştu.
Birkaç gün sonra Anadolu Ajansı, ismet Paşanın "istirahata mezun edildiği" haberini geçiyordu.
Olay dünyada da yankılandı.
Örneğin, The Timesta şöyle bir yazı çıktı:
"İsmet Paşanın istifasına sürmenaj sebep gösterildi. Fakat arada görüş farkları olduğu muhakkaktı. Celal Bayarın Başba*kan seçilmesi daha çok şu fikri veriyor ki, değişikliğin asıl se*bebi Atatürkün hâlâ eski usullerle işleyen Türk idare sistemini tadil etmek ve yenilemek istemesidir. Cumhurbaşkanının açık ve kati direktifi şudur ki, yeni başvekil şimdiki sistemi daha rasyonel bir hale getirecek ve idarenin gidişini daha süratli ve verimli bir seviyeye çıkaracaktır."
Bayar, anılarında, Başbakanlığa nasıl getirildiğini şöyle an*latıyor:
1937 Eylülünde Dolmabahçede Dil Kurultayı vardı. Sabah, davet saatinden beş-on dakika önce Dolmabahçeye gittim.
Hiçbir şeyden haberim yoktu.
Atatürkün İstanbul’a geldiğini Bildiğim için, kendisine bir Hoş geldiniz demek istiyordum.
Atatürkün dairesine doğru yürürken Ali Çetinkaya ile kar*şılaştım. Çetinkaya beni görünce biraz telaş ve heyecanla ko*luma girdi. Benim hiçbir şeyden haberim olmadığını fark edince güldü, gayet samimi bir şekilde:
"Celal Bey" dedi, "Atatürkün yanına gidin, bekliyorlar. Size bir şey teklif edecek, sakın reddetmeyin. Memleketin hayrına*dır."
Atatürkün bulunduğu salona geldiğimde kapı açıktı. Yürüdüm. İçeride Atatürkün her zamanki yakın arkadaşları vardı. Yüksek sesle bir şeyler konuşmaktaydılar. Salonun ortasında ayakta durdum.
Birden bir sessizlik oldu.
Atatürk arkadaşlarına döndü, yüksek sesle:
"İşte kendiside geldi" dedi, "Vazifeyi tevdi edelim, alıp yürüt*sün."
Sonra bana döndü:
"Başvekilsiniz Celal Bey. Tebrik ederim, başarılar dilerim." Şaşırdım. Milletvekili, bakan ve kurultay üyesi olarak girdi*ğim salondan şimdi Başbakan olarak çıkıyordum.
21 Eylül 1937 tarihli gazeteler şu haberle çıktı: "Başvekil İsmet İnönü’nün talep ve ricası üzerine, Reisi*cumhur tarafından kendisine bir buçuk ay istirahat için mezu*niyet verilmiş ve Başvekil Vekaletine (Başbakanlığa) İktisat Ve*kili Celal Bayar tayin olunmuştur."
Atatürk Ordudaki Dengeleri Dikkate Alıyordu..
İstanbul’daki Dil Kurultayından hemen sonra, Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmakı çağırttı, “İs*met Paşayı görevden alacağını, ordunun buna tepkisinin ne olacağını” sordu.
"Muvafıktır Paşam" dedi Mareşal.
Fahrettin Altay, anılarında, Mustafa Kemalin ismet Paşa kaynaklı bir "oldu-bitti"den çekindiği için, önceden orduyu bağladığını yazıyor.
Orduda; tümgeneral, tuğgeneral düzeyindeki subaylar İnönü’yü destekliyordu. Genç subaylar arasında da çok sayıda ta*raftarı vardı.
Kısacası, Atatürk, İnönü’nün hislerine kapılıp orduyu bir "macera"ya sürüklemesinden korkuyordu.
Komitacı bir gelenekten geliyordu ikisi de...
İkisi de ordunun yöntemini çok yakından biliyordu.
Atatürk, bir anlamda konuyu Mareşal Çakmakın onayına sunuyor*du ama; Dolmabahçe Sarayındaki Dil Kurultayında kararını vermişti:
İnönü’yü azledecekti.
Sadece bu tasfiyenin zahmetsiz olması için nabız yokluyor*du. Bu konuda içişleri Bakanı Şükrü Kayanın da fikrini almış*tı. Kaya, ismet İnönü’nün azledilmesinin devlet içinde bir ra*hatsızlığa yol açmayacağını söylemiş, bir anlamda güvence vermişti.
İleri gelen tüm devlet erkânının görüşünü almıştı Atatürk, iktisat Vekili Celal Bayarla konuşmasında ise, sözünü, "Ar*tık Başvekilsiniz Celal Bey" diye bağlamıştı.
Atatürk, İnönüyü öldü sanıyordu?
İsmet Paşaya, "rahatsızlık" bahanesiyle bir buçuk ay "isti*rahat için mezuniyet" verilmişti, ama bir süre sonra (Her nedense ve beklenmedik biçimde A.A) Atatürk rahatsızlandı.
1938 yılının yaz aylarına kadar kamuoyundan gizlenen bu hastalık, sonbahara doğru iyice ağırlaştı.
Bu arada ismet İnönü ne yapıyordu?
Başbakanlıktan azledilmişti.
Morali bozuktu.
Fırsatını bulduğunda Atatürk aleyhinde atıp tutuyor, Başbakanlıktan indiriliş biçiminin "şık" olmadığını söylüyordu.
İsmet Paşa, görevden alınmasıyla ilgili olarak, yıllar sonra şu açıklamayı yapacaktı:
"Büyük Atatürk zamanında başvekâletten ayrılmam, siyasi hayatımızda vakit vakit istismar konusu olmuştur. Büyük siya*si sebeplere, büyük bir düşmanlık ifadesine bağlanmak istenir. Tafsilatı ile her tarafını anlattım. Nihayet, o zaman sabrım tü*kendi. Canım, yirmi sene memleketin, hayatımızın en çetin maceralarını beraber çalışmışız, görüşmüşüz ve böyle bir or*tak hayat yaşamışız. Bu kadar yakın gece gündüz münasebette bulunan insanlar, yirmi sene zarfında bin defa kavga etmişler*dir. Her kavga 24 saatten fazla sürmemiştir, dostluğa devam etmişizdir. Bu da o çeşit kavgalardan biridir ve ayrılmaya, aralık vermeye müncer olmuştur. Niye böyle anlıyorsunuz, dedim. Gençlerin hepsi birden hak verdiler." (Bu geçiştirilmiş ifadelerle İnönü’nün bir şeyleri gizlemeye çalıştığı ve bazı gerçeklerin ortaya çıkmasından endişeye kapıldığı sezilmektedir. A.A)
İsmet Paşa kaynaklı dedikodu ve şayiaların Atatürkün ya*kın çevresi tarafından "endişe"yle, hatta "istikrahla izlendiği vakıa...
Atatürk de rahatsızdı bu söylentilerden.
Hatta bir ara şu dedikodu dolaşır olmuştu ortalıkta: Ata*türkün silahşoru olarak nam yapmış Recep Zühtü Bey “artık canına tak ettiğini, ismet İnönü’yü vuracağını” söylüyordu.
Atatürkün yakın arkadaşı ve eski yaveri Salih Bozok, yılla*rın gazeteci Asım Usa, Atatürk ün gördüğü bir rüyayı naklede*cektir...
Atatürkün rüyasına göre, bir bilardo masasının başında bir adam oturmaktadır, etrafta da otuz kırk kadar subay... İçlerin*den biri şaka ile bilardo masasının başındaki adama ateş eder. Meğer vurulan ismet (İnönü) imiş. Ayağa kalkar, Ne oluyoruz der. Atatürk o zaman bu subayların Ermeni ihtilal Komitesine mensup olduklarını anlar.
Bu rüya ne kadar doğru?
Recep Zühtü Beyin İnönü’yü vuracağını söylemesi ne ka*dar gerçek?
Bu soruların cevabı yok.
Ancak, bazı tarihçiler, son günlerini hasta yatağında şuuru kapalı bir biçimde geçiren Atatürkün, ismet İnönü’nün öldü*rüldüğünü sandığım, Salih Bozok’un naklettiği rüyanın ise bu "sanı"ya ait bilinç dışı bir sayıklamanın ürünü olduğunu öne sürüyorlar.
Bu ilginç haber nereden kaynaklanıyordu?
Atatürk ağır hastaydı. Bu durum kamuoyundan gizleniyor*du, ama "kaçınılmaz son" mukadderdi... Onun ölümünden sonra kim Cumhurbaşkanı olacaktı? Hastalığın gizlendiği gün*lerde, 18 Ekim 1938 tarihli Fransız LOeuvre gazetesinde kısa bir haber yayımlandı. Haberde şöyle deniyordu:
"Almanya taraftarlığıyla tanınan Başbakan Celal Bayar ile İngiliz taraftarı olarak bilinen Londra Büyükelçisi Fethi Okyar arasındaki mücadele çetin olacaktır. Bu nazik seçim konusun*da Türk milletinin kesinlikle İnönü’den yana olduğu sanıl*maktadır."
İşin ilginç tarafı şu:
Bu haberler yayımlandığında Atatürk henüz hayattaydı. Ama Çankayada kimin oturacağı sorun olmuştu. Ortada Fethi Okyar ve Celal Bayar’ın ismi dolaşıyordu.
(Aslında Fransız Mason Locası’nın sesi olan L’oeuvre Gazetesi, Türkiye’li biraderlerine mesaj veriyor ve yol gösteriyordu. A.A)
1930 yılında "Serbest Fırka"yı kuran Okyar, ismet İnönü’nün gücünü ve ordu içindeki nüfuzunu bildiği için, ismi üzerindeki spekülasyonlara kulak tıkıyordu.
1930da boyunun ölçüsünü almıştı.
İkinci kez "yarış"a giremezdi.
İnönü, yıllar sonra Okyar’ın adaylığıyla ilgili şu değerlen*dirmeyi yapacaktır:
"Fethi Okyar bana geldi, konuştuk. Adama çok teklifler ya*pılmış ve hepsini reddetmiştir. Dürüstlüğünü göstermiştir, iyi hislerle mütehassıstır."
Birinci Orduda toplantı niye yapılıyordu?
Ordunun cumhurbaşkanlığı seçimine ilgisi Atatürkün ölü*münden önce başlamıştı. Çankayada oturacak kişiyi belirle*me hakkı, ancak ve ancak ordunun olabilirdi.
Generaller böyle düşünüyorlardı.
Hükümet, Atatürkün rahatsızlığıyla ilgili haberlere sansür koyarken, İstanbul’daki Birinci Ordu Komutanlığında sessiz-sedasız bir "cunta" toplantısı gerçekleştiriliyordu.
Birinci ordudaki "cunta toplantısının tek konusu, cum*hurbaşkanlığı seçimleriydi. Toplantıdan İnönü’nün desteklen*mesi kararı çıktı.
Olay, nasılsa, Başbakan Celal Bayarın da kulağına gitmişti.
"İrade-i Milliyeye müdahale anlamına gelen bu "karar", Celal Bayarı rahatsız etti. Kimin seçileceğine Meclis karar ve*rebilirdi.
Bayar, İnönü’ye sempatiyle bakmıyordu.
Bu düşüncesini "şimdilik" açık etmiyordu.
Ama kimin cumhurbaşkanı seçileceğine, İstanbul’da top*lanan generaller çoktan karar vermişti. Bunu, Birinci Ordu Ko*mutanı Orgeneral Fahrettin Altay da doğruluyor.
Birinci Ordu karargâhındaki toplantı, hükümet çevrelerin*de "blöf hareketi" olarak yorumlanmıştı. Oysa sadece bir karar izharı değil, aynı zamanda seçim sürecine müdahaleydi bu..
Genelkurmayda hareketli günler yaşanıyordu…
Ankarada da hızlı bir trafik vardı.
O yıllarda Genelkurmay ikinci Başkanı olan Orgeneral Asım Gündüz, hatıratında, karargâhın tavrına ilişkin şunları yazıyor:
"Atatürkün hastalığı ilerlemiş, artık ümit kesilmişti, ölümü an meselesiydi. Onun yerine kimin cumhurbaşkanı olacağı tartışılıyordu. Bu tartışmalar endişeli bir hal almıştı. Genelkurmayda bir toplantı yaparak, cumhurbaşkanı seçiminde ordu olarak takınacağımız tavrı tespit etmiştik. Vardığımız sonuç şuydu: Atatürk ölmüştür. Ama onun Millet Meclisi vardır. Cumhurbaşkanı seçme yetkisi de Millet Meclisine aittir. Ordu olarak biz bu seçimden uzak kalmalıyız."
Anlaşılıyordu ki: Genelkurmay karargâhı, Birinci Ordudan farklı düşünü*yordu.
"Atatürk’ün Meclisi vardır ve bu konuda yetki meclisindir." Birinci Ordudaki toplantıdan haberdar olan Celal Bayar, Genelkurmaya gitti. Mareşal Fevzi Çakmak karşıladı onu.
"Cumhurbaşkanlığı seçimi konusundaki kararınızı öğren*mek için geldim" dedi Bayar.
Mareşal gülümsedi.
"Asım Paşayı çağırın..." dedi.
Orgeneral Asım Gündüze haber verdiler.
Üç kişi bir masanın etrafını çevirip oturdular.
Mareşal, Asım Gündüze döndü:
"Asım Paşa, bak Başvekil Beyefendi bizim kararımızı öğren*mek istiyor, olanları anlatıverin."
Asım Gündüz toplantıda konuşulanları özetledi.
"Meclisin üzerinde bir kuvvet tanımadığımızı, bunun için de herhangi bir tavsiyeyi düşünmediğimizi, Meclisin en isa*betle seçimi yapacağını konuştuk. Durum bundan ibarettir."
Bayar rahatlamış olarak döndü.
Ama yine de kafasında bir cumhurbaşkanı adayı yoktu.
Komitacı bir gelenekten geldiği için, ismet Paşanın bir çıl*gınlık yapmasından korkuyordu. Oysa İstanbul’daki cunta toplantısından aksi bir karar çıkmıştı.
Bu gruplaşma Başbakanı ürkütüyordu.
İkili karşı karşıya gelebilirdi.
Bu da ülke için felaket olurdu. (Fevzi çakmak’ın tarafsız bir tavır takınması taktik icabıdır. İsmet İnönü’yü asıl hazırlayan ve sahip çıkan gizli komitenin başındadır.)
Şükrü Kayanın itirazı ve dinleme skandalı
Mustafa Kemalle İnönü arasındaki kavgayı yakından izle*yen Genelkurmay, İnönü’nün cumhurbaşkanlığının tepkiyle karşılanacağını, en azından hükümet erkânının İnönü’ye dire*neceğini düşünüyordu.
Bu nedenle, İnönü kartını sona saklamıştı. Çünkü orduda büyük bir çoğunluk "açıkça" ismet İnönü’nün cumhurbaşkanı olmasını istiyordu.
Başını, aynı zamanda CHP genel sekreteri olan İçişleri Ba*kanı Şükrü Kaya, Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Araş ve Ata*türkün yakın çevresinden Hasan Rıza Soyakın çektiği bir grup, faaliyetini İnönü’yü adaylıktan ekarte etmek, onun dı*şında birini seçtirmek üzerinde yoğunlaştırmıştı. Gerekçeleri şuydu:
"Atatürk, İnönü’yle kavgalı ayrılmıştı, İnönü’yü devleti yö*netecek ehliyette görmediği için, Başbakanlıktan azledip, ye*rine Celal Bayarı seçmişti. Dolayısıyla, İnönü’de ısrar etmek, bir anlamda Atatürkün hatırasına saygısızlıktı."
İnönü’ye açıkça cephe alan tek kişi içişleri Bakanı Şükrü Kaya idi. Vakit gazetesinde çıkan bir haber; Şükrü Kayayı öfkelendir*miş, adeta çılgına çevirmişti.
Gazete, Atatürkün ölümünden sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olacağını yazıyordu. Şükrü Kaya, basının önde gelen yazarlarını parti binasında toplantıya çağırdı.
Elinde bazı kriptolar vardı.
Bunlar, dinlenen telefon konuşmalarıyla ilgili "gizli" tuta*naklardı. İçişleri Bakanlığı personeli, gün gün gazetecilerin telefonla*rını dinleyip kaydetmiş, bir örneğini Şükrü Kayaya vermişti.
Şükrü Kaya, önce Vakit gazetesinin haberini gündeme ge*tirdi, sonra da üstü örtük biçimde İnönü’ye oynayan gazeteci*lere çıkıştı.
Toplantı sona ermeden önce de şu açıklamayı yaptı: "Atatürk ölebilir, buna hazırlıklı olun... Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gidilecek yolu göstermiştir. Falanca kişi reisicumhur olacak gibi sözlere ehemmiyet vermeyiniz. Kanunlarımıza gö*re bu hak Büyük Millet Meclisine veriliyor. Aday bir-iki kişiyi geçmez. Bu, memleket için hayırlıdır. Bakalım, Meclisin kabul edeceği kişiye adaylığı nasıl kabul ettireceğiz?"
CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, o dönemin en önemli güç odaklarından biriydi. İnönü’ye karşıydı. Ama üzerinde ittifak edebilecekleri bir aday da gösteremiyordu. Meclis Başkanı Abdülhalik Rendaya adaylık önermiş, ancak olumsuz cevap al*mıştı.
Mareşal teklifi niçin kabul etmiyor?..
Bir ara, Mareşal Fevzi Çakmakın da adı cumhurbaşkanı adayları arasında geçmeye başladı. Fakat 1924 Anayasasına göre cumhurbaşkanı yalnızca Meclis üyeleri arasından seçile*bilmekteydi.
Meclis çoğunluğu Mareşal’i cumhurbaşkanı görmek isti*yordu.
Kudretli bir askerdi.
İsminin üzerinde herhangi bir leke yoktu. Başbakan Celal Bayar da önceleri Mareşal’in cumhurbaş*kanı olmasını "daha uygun" görüyordu.
Bu düşüncesini Mareşale şu sözcüklerle iletmişti:
"Efendim, Meclis çoğunluğu sizi istiyor. Memlekete hizme*tiniz büyüktür. Lütfen cumhurbaşkanlığını kabul ediniz."
Orgeneral Asım Gündüz anlatıyor:
"Bu teklif Mareşal’in hoşuna gitti. Ancak utandı, bir çocuk gibi yüzü kızardı. Başını hafifçe sallayarak ret cevabını verdi."
Fevzi Çakmak neden bu teklife sıcak bakmamıştı? Ordu içindeki çatışmanın tarafı olmak istemiyordu.
Çünkü generallerin çoğu ve genç subaylar, açıkça İnönü’yü işaret etmişlerdi.
İnönünün gücü nereden geliyor?
İnönü, gözden düşmüş bir siyasetçiydi. Cumhurbaşkanıyla tartışmış ve başbakanlıktan azledilmişti.
Prestij kaybetmesine rağmen, yine de cumhurbaşkanlığı için en güçlü adaydı.
Peki, İnönü’nün gücü nereden geliyordu[5]
Bizim kanaatimize göre İsmet İnönü’nün gücü ve cesareti; Atatürk’e karşı oluşturulan gizli sabataist cuntanın desteğinden ve dernekleri Mustafa Kemal tarafından kapatılan masonik mahfillerden kaynaklanıyordu.
Ahmet Keçek’in tarihi gerçeklere ve tarihçilerin ortak görüşlerine uygun olarak yazdığı “Derin Roman’ında ki şu tespitlerinden anlaşılıyor ki:
1-Atatürk; ordu içindeki ittihatçı ve sabataycı yapılanmanın elbette ve her halde farkındadır.
2-Halkımız arasında bazıları hala çok dindar ve dürüst kişiler olarak bilinen bu “paşalar cuntası”, Mustafa Kemal’in, kendilerinin Siyonist ve masonik hedeflerine aykırı, milli bir çizgiye kaydığını anlamıştır.
3-Bu yüzden: dolaylı şekilde kışkırttıkları, hatta bizzat katıldıkları Menemen ve Şeyh Sait olayları ve İzmir suikastıyla devre dışı bırakamadıkları Atatürk’ün, bu sefer hastalığı ile ilgilenmeye başlamışlardır.?
4-Bu gelişmeleri derinden takip eden ve kendisine karşı İsmet İnönü’yü destekleyip kullandıklarını bilen Atatürk oldukça dikkatli ve temkinli davranmakta ve haklı olarak orduyu kışkırtmalarından korkmaktadır.
5-Atatürk; üzerindeki şüphe ve şaibe perdeleri hala kaldırılmayan hastalığı artınca ve ölümünü anlayınca çevresine, “Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olmasını istediğini” izhar etmesi de, üzerinde önemle durulması ve doğru yorumlanması gereken bir noktadır.
a- Ya Atatürk, Fevzi Çakmak gibi zannedilen şekliyle çok dindar, Müslüman beş vakit namaz kılan ve ehli Kur’an birisinin kendisi yerine Cumhurbaşkanı olması arzulanmıştır.?
b- Veya, sabataist Cunta ile İsmet Paşanın arasını bozmak ve birlikte yapacaklarını sezdiği gizli ve kirli devrimi boşa çıkarmak amacındadır.
Bizim kanaatimize göre bu ikinci şık daha mantıklıdır. Ama maalesef bu taktik tutmamıştır. Öldürülen Üzeyir Garih’in Babasının şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi olan Fevzi Çakmak, İnönü’yü kendi elleriyle cumhurbaşkanı yapmıştır.
6-Maalesef, haksız ve alakasız bir şekilde Atatürk’ü dinsizlikle özdeşleştiren veya Atatürk’le dindarlığın asla bağdaşmayacağı havasını veren bazı laik leylekler hoşlanmasa ve şu tespitimizle içlerindeki “irtica cenazesi” yeniden hortlasa da, bu olayın çok önemli ve gizemli bir yönü daha vardır.
Atatürk Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olmasını münasip gördüğünü açığa vurmakla,
O gün değilse bile, ileride göstermelik değil, gerçekten ve samimiyetle dindar ve dürüst bir kişinin,
Milli ve manevi değerlere gönülden bağlı, ama müspet bilim ve teknolojiden ve çağdaş gelişme ve gereksinimlerinden de haberdar bir şahsiyetin,
Türkiye Cumhuriyetine Devlet Başkanı seçilmesini ve bunun mutlaka olması gerektiğini de işaret etmiş, izin vermiş ve hedef göstermiş olmaktadır.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bkz. Çankaya
[2] Bkz. Atatürk’ten Hâtıralar
[3] Bkz. Politikada 45 Yıl
[4] 11.11 2005 / Mustafa Müftüoğlu

[5] Derin Roman sh. 32–59


___________________________________
KÖR CEHALET ÇİRKEFLEŞTİRİR İNSANI !

SUSKUNLUĞUM ASALETİMDENDİR. ..

HER LAFA VERECEK BİR CEVABIM VAR...

LAKİN BİR LAFA BAKARIM LAF MI DİYE,

BİR DE SÖYLEYENE BAKARIM ADAM MI DİYE...
keskin965 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 15-07-2007, 13:11   #2 (tekli aç) (permalink)
Vip Üye
 
ekselans_111 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
User ID: 4900
Üyelik tarihi: Jan 2006
Mesajlar: 9.730
Ruh Halim:
Rep Gücü: 70
REP Puanı : 199
REP Seviyesi : ekselans_111 has a spectacular aura aboutekselans_111 has a spectacular aura about
Teşekkür Sayısı: 98
182 Mesajina 255 Tesekkür Aldi
Standart Selam: Atatürk Ün Son Sözü Ve Ismet Paşasi


Biraz uzundu ama okudum..
payLaşım için teşekkürLer arkadaşım..



___________________________________

İçeriği görebilmek için Uye Olmanız gerekmektedir. Üye Olmak için Lütfen Tıklayınız.
.
Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Mustafa Kemal ATATÜRK
ekselans_111 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 15-07-2007, 14:27   #3 (tekli aç) (permalink)
Vip Üye
 
keskin965 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
User ID: 20501
Üyelik tarihi: Nov 2006
Mesajlar: 3.459
Rep Gücü: 27
REP Puanı : 125
REP Seviyesi : keskin965 will become famous soon enoughkeskin965 will become famous soon enough
Teşekkür Sayısı: 14
45 Mesajina 68 Tesekkür Aldi
Standart


Asıl tarih okuda okutulanların dışında,benim anlayamadığım kominist bloğu ülkelerde bile devlet arşivlerinin açılması için belli bir süresi var bizde ise 80 yıldır o süre gelmedi gitti


___________________________________
KÖR CEHALET ÇİRKEFLEŞTİRİR İNSANI !

SUSKUNLUĞUM ASALETİMDENDİR. ..

HER LAFA VERECEK BİR CEVABIM VAR...

LAKİN BİR LAFA BAKARIM LAF MI DİYE,

BİR DE SÖYLEYENE BAKARIM ADAM MI DİYE...
keskin965 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 18-07-2007, 21:13   #4 (tekli aç) (permalink)
Vip Üye
 
10urk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
User ID: 35659
Üyelik tarihi: Jan 2007
Mesajlar: 787
Ruh Halim:
Rep Gücü: 0
REP Puanı : 0
REP Seviyesi : 10urk is an unknown quantity at this point
Teşekkür Sayısı: 0
1 Mesaja Tesekkür Edildi
10urk - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


teşekkürler eline sağlık


10urk isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla
Tags: , , , ,



Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 14:01 .
Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.1.0
Ad Management by RedTyger