Vip Üye
User ID: 37219 Mesajlar: 3.048 Rep Gücü: 0 REP Puanı : 0 REP Seviyesi :  Teşekkür Sayısı: 9
25 Mesajina 29 Tesekkür Aldi
| Prof.Dr. Oyan; “Türkiye Ekonomisi, dış borçlanma | | Prof.Dr. Oyan; “Türkiye Ekonomisi, dış borçlanma ve yabancı sermaye girişleriyle finanse edilemez…” Söyleşi: CHP İzmir Milletvekili Prof. Dr. Oğuz OYAN Röportaj: Nurten AKYAZILILAR Yayın: EGİAD Yarın, Mayıs/2009, Sayı: 22 Sayın Oğuz Oyan; İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar ve Atatürk’ün Devletçilik ilkesi kapsamında uygulanan reformlar sonucu ulaşılan Türkiye ile Atatürk’ün ölümü sonrasında özellikle dış borçlanmaya gidilerek başta Sanayi, Tarım ve Finans sektörleri kapsamında olmak üzere günümüzde gelinen son durumu okurlarımıza açıklayabilir misiniz? Cumhuriyet ile Türkiye’de iç dinamikler belirleyici oldu 1923 İzmir İktisat Kongresi, Lozan görüşmelerine verilen aradan yararlanarak ve Lozan’a Türkiye’nin Batı sistemi içindeki yerine dair dolaylı mesaj gönderme işlevini de sürdürerek, 1920’lerdeki olası yönelişin tartışıldığı ulusal bir platformdur. 1923-45 döneminde kapitalist sistemin 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren süren Birinci Küreselleşme dalgası kopmuştur. Bu dönemde dünyaya çok kutupluluk hakimdir. Dünyada içe dönük sanayileşme modelleri egemen iken Türkiye’de kuruluş ve yeniden inşa dönemi egemendir. Siyasal ideolojinin temeli, cumhuriyet ve cumhuriyet yurttaşını, ulus-devleti şekillendirmeye dönüktür. Dolayısıyla, Osmanlı döneminden çok farklı bir siyasal meşruiyet arayışı vardır. Hatta bu temel, Osmanlı rejiminin yadsınması üzerinde inşa edilir. Türkiye’de uzun zamandır ilk kez iç dinamikler belirleyicidir. Türkiye’de ekonomik politikalarda farklı alt evreler vardır. 1920’lerde, ekonomide liberalizm sürmektedir. Ancak kopuşlar da olmuştur: Bütçenin en önemli gelir kaynağı olan aşarın kaldırılması, bir köylüler ülkesinde köylülükle yeni bir toplumsal uzlaşma adımıdır; milli demokratik devrim sürecinin toplumsal tabanının hazırlanmasıdır. Anti-feodal devrim sürecinde benzer bir radikal kopuş, siyasal rejimin laik cumhuriyet ekseninde yeniden tanımlanması ve hukuk rejiminin yeniden inşasıdır. 1929 Büyük Bunalımı sonrasında dünya devletleri içe kapanma dönemine girerler. Türkiye için de 1930’lar, siyasal rejimden sonra ekonomide de 1908 sürecinden köklü bir kopuş dönemidir. Büyük çaplı sınai üretim tesislerinin kurulması, tarım-sanayi-ticaret organik birlikteliği kurularak birinci sanayi devrimi sürecine girilmesi ancak “devletçilik” denilen politikalar demetiyle mümkün olabilecektir. Türkiye, iki kutuptan ABD ile yakınlaşmayı seçti 1946’dan itibaren dünyada İkinci Küreselleşme dalgası başlamıştır. Türkiye, iki kutuptan birine yakınlaşmıştır. ABD yakınlaşması, siyasal, kültürel ve ekonomik sonuçlar doğuracak, Türkiye’de yeni bir siyasal meşruiyet arayışının biçimlenmesinde etkili rol olacaktır. 1946-53 dışa açılma macerası, Türkiye açısından bu dönemin mayalandığı ve sınandığı bir alt dönemi simgeleyecektir. Bununla birlikte, ekonomik politikaların bu dışa açık ilk evresi sürdürülemeyecek, dönemin geri kalan bölümü ithal ikameci anlayışların egemenliğinde geçecektir. 1950’den itibaren ülkenin döviz ve altın rezervlerinin tüketilmesine ek olarak büyük bir dış borçlanma sürecinin başlatılması, topu topu sekiz yılda hükümeti moratoryum yani mali iflas noktasına sürükleyecektir ki hatırlayalım; Osmanlı’da benzer bir sonuç için 20 yıllık borçlanma dönemi gerekli olmuştu. 1960’lardan itibaren planlı kalkınma sürecinin başlaması, kaybedilmiş olan yön duygusunun yeniden bulunması anlamına gelecektir. Kırsal göçün, yeni kentleşme ve sanayileşme dalgasının yarattığı bir yeni ideoloji ve insan tipi oluşurken, bu geçiş toplumunda sınıflaşma da derinleşecek, 1961 Anayasasının hazırladığı ortamda sol sendikalar ve partiler sahnede yerlerini alacaktır. 1971 askeri darbesi, demokratikleşme sürecini tersine döndürmeye yeterli olmayacaktır. 1950 sonrası dönemde Türkiye’de dış dinamikler, görece belirleyici oldu 1946-1979 döneminin bütününde, özellikle 1950 sonrasında, ulus devlet ve milli demokratik devrim sürecinde kırılmalar vardır. Dış dinamikler, görece belirleyici duruma gelmiştir. Bağımsızlık kayıpları başlamıştır. 1970’lerin sonlarına doğru yeni bir siyasal meşruiyet arayışı, dünya sistemiyle yeni bir eklemlenme denemesi gündeme gelmeye başlamıştır. Özelleştirme 1980’lerin ideolojisidir Atatürk döneminde “Özelleştirme” üzerine uygulanan yapılanma ile Atatürk’ün ölümü sonrasında başlayan ve yine özellikle günümüz iktidarının “Özelleştirme” politikasının karşılaştırmasını yaparak, gelinen durumu yorumlayabilir misiniz? Atatürk döneminde 1920’lerdeki millileştirmeler, 1930’lardaki birinci beş yıllık sanayi planı, kamu iktisadi teşebbüslerinin temellerinin atılması, tarım-ticaret-sanayi arasında organik bir üçgen kurulması için Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri modelinin 1936’dan itibaren devreye sokulması ve benzeri ekonomik girişimler, ilksel sermaye birikiminin ve birinci sanayi devrimi aşamasını tamamlama çabalarının ürünüdür.1950’lerde KİT’leri özelleştirme programıyla iktidara gelen Demokrat Parti, söyleminin tam tersine, yeni KİT’ler kurmak ve büyük sanayi kuruluşlarını bu sayede ekonomiye kazandırmak zorunda kalmıştır. Özelleştirme, 1980’lerde başlayan yeni dönemin ideolojisidir. Bu dönemde “Üçüncü Küreselleşme” süreci başlamış, Türkiye açısından da yeniden yapılanma, uyarlanma ve eklemlenme süreci harekete geçmiştir. Dönemin özelliği tek kutupluluğa (pax americana’ya) geçiş dönemi olmasıdır. Bu özellik, 1989-91 sürecinde Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle kesinleşecektir. Türkiye açısından bakıldığında, “tek kutupluluk”, karar süreçlerine dış dinamiğin artan belirleyiciliği biçiminde yansımaktadır. 24 Ocak kararlarıyla yeni bir sermaye birikim modeli gündeme gelirken, sanayileşme vurgusunun ilk kez ağırlık kaybettiğine ve ticaret öncelikli bir ekonomik yapılanmaya tanık olunacaktır. Ticaret eksenli serbestleşme ve dışa açılmayı, 1989’dan itibaren sermaye hareketlerinin liberalleştirilmesi izleyecektir. 1990’lar ekonomik büyümenin yavaşladığı, dış şoklara açık hale geldiği ve ekonomik istikrarın iyice bozulduğu bir dönem olacaktır. 23 yıllık “Özelleştirme” hasılatının dörtte üçü, AKP iktidarıyla son 6 yılda yapıldı Özelleştirmenin Türkiye macerası esas olarak 1986’da başlayacaktır. 1986 yılından 2008 yılı sonuna kadar geçen 23 yıllık dönemde gerçekleştirilen özelleştirme işlemleri toplamı 32 milyar dolardır. Buna karşılık özelleştirme hasılatının dörtte üçünün son 6 yılda yapıldığını, hatta iki yılın (2006 ve 2007) toplamının 12,3 milyar dolar düzeyinde gerçekleştirildiğini hesaba katarsak; bugünkü iktidarın, bütçe açıklarının ve dış açıkların azaltılmasında ki en azından son üç yılında diyebiliriz, özelleştirmeye ne denli bağımlı duruma geldiği görülür. Bu açıdan bakılırsa, sadece KİT’lerin değil, satılabilir görülen her şeyin satılmak istenmesi daha kolay kavranabilir! 23 yıllık özelleştirme toplamı brüt 32 milyar dolar getirirken, sadece 2009 bütçesinden ödenecek iç ve dış borç faizleri toplamının yaklaşık 40 milyar dolar TL karşılığı 57,5 milyar olduğu dikkate alınırsa; “özelleştirme” yamasıyla kamunun yıllık borç faizi yükünün son yıllarda bile ancak yüzde 10-15’nin karşılanabildiği ve bunun da derde deva olmadığı anlaşılır… Türkiye’deki kırlgan ekonominin mimarları IMF ve DB’dir İktidarın IMF görüşme açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz? IMF kredisi olmadan da bir takım zorluklar aşılabilecekse neden IMF kredisi talep ediliyor? Bu tür dış borç ve fonların gerek geri faiz ödemeleri gerekse yurtiçi kullanılma şekliyle değerlendirirsek gerçekte ne kadarı Türkiye bütçesinde kullanılıyor? Dünyada Türkiye’den daha uzun ve daha kapsamlı bir IMF/DB reçetesini uygulayan ülke yok. 1998-2008 arası sürdürülen IMF/DB bağımlılığı, ilk önce kriz üretip ödemeler dengesi sorunu olmayan bir ülkeye bu sorunu aşıladı (Şubat 2001). Ardından, yüksek faiz-düşük kur kısır döngüsü içinde dış kaynağa yani yüksek cari açıklara bel bağlama kolaycılığıyla Türkiye’yi istihdamsız bir büyüme patikasına mahkûm etti. Dış açıklara bağlı kaynak girişleriyle iç talebi pompalayan bir ekonomi ve bunun üzerine inşa edilen bir büyüme tarzının, dış borç servislerini garanti eden yüksek faiz dışı fazlaları sürdürme saplantısının mutlu sonla bitmesi mümkün değildi. Türkiye, 10 küsur yıllık IMF/DB macerasından kırılgan bir ekonomiyle çıktı. Bu, açık bir başarısızlıktı. Daha kötüsü Türkiye, er geç tökezleyeceği apaçık olan, sürdürülemez bir dış finansman yapısıyla günü kurtarmaya çalışıyordu. Ama ABD’den başlayan sistemik kriz; IMF/DB ikilisini gene doğrudan suçlanmaktan kurtardı!.. Etkili sermeye çevrelerinin taleplerine rağmen küçülme kaçınılmaz Şimdiki soru, Türkiye’nin aynı çıkmaz sokağa tekrar sapma basiretsizliğini gösterip göstermeyeceğidir. Etkili sermaye çevreleri bunu hararetle teşvik ediyor. Geçmiş dönemdeki aşırı kârların rüyalarını tekrar görmek istiyor. En azından bugünün daha hasarsız atlatılabileceğini düşünüyor. Ama artık farklı bir dünyadayız… Türkiye kendi kaynaklarının üzerinde bir tüketim aşırılığını; dış borçlanma ve yabancı sermaye girişleriyle finanse edebilecek durumda değil!.. Küçülme kaçınılmaz… Cari açık da küçülmek zorunda. Bugünkü ana sorunlar şöyle: * Geçmiş cari açıkların birikimli sonucu olan dış borçların büyük cesameti ve çevrilmesi * Küçülen sanayi ve ekonomi * Büyüyen işsizlik ve istihdam sorunları. Bunların çözümünü, istihdam yaratmayan ve şimdiye kadar sanayide dışa bağımlılığı körükleyen IMF büyüme modelinde bulabilir miyiz? Bize göre hayır. Önceliklerin önceliği, IMF/DB vizyonunun dışına çıkılmasından geçiyor… IMF’nin tam bir çifte standartla gelişmiş ülkelerdeki ki buna İzlanda (!) dahil’dir; genişletici ve korumacı iktisat politikalarının tam aksini Türkiye’ye ve kapısını çalan diğer gelişmekte olan ülkelere önermesinin kabul edilemez olduğunu söylemek bir başlangıç olabilir; ama yeterli olamaz. Çünkü IMF’nin bugünkü temel kaygısı, yüksek borçlu çevre ülkelerinden yabancı fonların selametle gelişmiş dünyaya dönüşüne nezaret etmektir. Peki, IMF ile program yapmadan ama önceki IMF programının tortularını koruyarak bir seçenek oluşturulabilir mi? Gene hayır. İşte tam da bu nedenlerle, IMF programına bütüncül bir seçenek oluşturacak bir ekonomik ve sosyal program hazırlığının tamamlanması gerekir. İktidarın böyle bir hazırlığı yoktur. Ana muhalefetin bunu başarabilmesi gerekiyor. Türkiye’nin Dış Ticaret açığında, AB’nin GB rejimi etkisi hesaplanıyor mu? Gümrük Birliği ve Kur Politikası uygulamaları ile üretim, tarım ve sanayi ihracatında gelinen durumu açıklayabilir misiniz? Yüksek cari açık, yüksek faiz-düşük kur ikilemini doğurduğu sürece ve bunun üzerine düşük döviz kurunun ithalatı özendiren etkileri de binince, 2000’li yıllarda kaçınılmaz olarak ülke sanayisinin tahrip olmasına götüren büyük bir sorun yumağı oluşturmuştur. Türkiye, gelişmekte olan ülkeler liginin bu bakımdan en sorunlu ülkesi durumuna gelmiştir. Bu sürece müdahale edilmediği için birikimli olarak kötüleşmiş ve Türkiye krize çok elverişsiz koşullarda yakalanmıştır. Türkiye’nin kendi kriz süreci üzerine dünya finans krizinin eklemlenmesiyle, mükemmel kriz koşulları oluşmuştur. Türkiye, en kırılgan ekonomi olmanın bedelini pahalı ödeyecek gözükmektedir… Cari açığın yüksek dış ticaret açıkları üzerinden verilmesi ve hem bunun hem de yüksek faizlerin yeni yatırımları caydırıcı etkileri, içeride negatif istihdam etkileri yaratması bakımından büyük bir sorun olmuştur. Türkiye’nin 2002 sonrasındaki ekonomik gelişmesi, dışarıda (ithalat yaptığımız ülkelerde) istihdam yaratıcı özellikler taşımıştır. Bu bakımdan, Türkiye’nin 200 milyar doları aşan ithalat hacmi, ticari partnerlerinin iştahını kabartan bir Türkiye figürü yaratmıştır. Buna karşılık, son altı yılın güvenilmez resmi işgücü verileri bile Türkiye’de işsizlik oranındaki artışı gizleyememektedir. Yüksek ithalat bağımlılığı oranı nedeniyle, ihracat arttıkça dış ticaret açığının daha da büyümesi 2000’li yılların başka bir handikapını oluşturmuştur. Son yıllarda tarım dahi net ithalatçı bir sektöre dönüşme yoluna girerek cari açığı olumsuz yönde etkilemiştir. Tarımdaki tasfiye süreci 2000 yılından itibaren yürürlüğe sokulan ARIP programının doğrudan uzantısında olmuştur. Dış Ticaret rejiminde hakimiyet sağlanmalı Şimdiki kriz koşullarının bir an için geçtiğini varsayalım. Bu durumda Türkiye’nin dış ticaret açığını, ihracatı fazla tahrip etmeden geriletmesinin yolu var mıdır? Bunun yapılabilmesi için dış ticaret rejimine hâkim olunabilmesi gerekmektedir. Bunun telkin ettiği ilk şey, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği ilişkisinin ya sona erdirilmesi, ya serbest ticaret anlaşmalarıyla ikame edilmesi, ya da üçüncü ülkelere teşmil edilmesinin önlenmesidir… Bu sonuncusu yani GB’nin, AB ülkeleriyle sınırlandırılması yolu, ilk beş yılında AB kartını oynamış olan mevcut iktidarın dahi savunabileceği bir seçenektir. AB’nin bundan böyle serbest ticaret ilişkisi geliştirdiği üçüncü ülkelerle yapacağı anlaşmalara Türkiye ile belirli bir süre zarfında mutabık kalmaları şartını koyması bir kere yeni genişlemeleri önler. Ayrıca, böyle bir hükmün, eski ticari anlaşmalar yenilenirken veya yenilenerek, Türkiye’nin rakibi olan Hindistan, Çin, Pakistan gibi ülkelere de AB tarafından uygulanması sağlanabilir. Türkiye’nin dış ticari açıklarının AB’den ziyade Rusya, Çin, ABD vs. üzerinden oluştuğunu söyleyenler olacaktır. Rusya ve hidrokarbür ithalatçısı olduğumuz diğer ülkeler dışarıda bırakılırsa, diğerleriyle olan dış ticaret açığımızın ne kadarının AB’nin, GB rejimi nedeniyle oluştuğunu acaba hesaplayan oldu mu? En azından, Türkiye’de 350 iplik fabrikasının yarısının bugün çalışamaz durumda olmasının, bu ürüne ithalatta AB tarifesi dışında koruma önlemi alamayışımızın rolünü herhalde sanayici hesaplıyordur!.. Dış ticaret açığını sınırlamanın esaslı bir çözümünün de alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek olduğunu, ancak bunun için bugünkü yoğunluktaki bir enerji bağımlılığından kurtulmayı amaçlayan farklı bir zihniyete de ihtiyaç duyulacağının da altını çizmek gerekir.Kuşkusuz asıl kalıcı çözüm, mevcut ekonomik çerçevenin dışına çıkabilen, dış dünyayla farklı ekonomik ilişkiler kurabilen, bilim temelli eğitimi yaygınlaştırabilen, uzun vadeli sektör tercihleri yapabilen, teknoloji geliştirebilen, kısacası gelişmiş bir ülke olma iddiasını ve bunun araçlarını kazanabilen bir zihniyet yapısı inşa etmekten geçmektedir… AB ülkeleri ekonomik krize karşı ortak karar alamadı AKP hükümetinin 2001 yılı krizi kapsamında alınan kararlar doğrultusunda içinde bulunduğumuz küresel krizin Türkiye’yi teğet geçecek söylemini son açıklanan reel sektör rakamları, işsizlikteki büyüme, bütçe açığı ve GSMH rakamları ile değerlendirerek hükümetin bu krizi iyi bir şekilde yönettiğini söylenebilinir mi? Bununla bağlantılı olarak Tarım, Sanayi, Finans, Enerji sektörleri başta olmak üzere AB pazarı rekabet şartlarının oluşması, dış politika kapsamında gelinen son durum değerlemelerini de göz önüne alarak 2009’u AB yılı olarak hedefleyen iktidarın gerek Maastrich gerekse Kopenhag kriterlerine ulaşma şansı olabilir mi? 4 yıl aradan sonra gerçekleşen Brüksel zirvesi sonrası Dışişleri Bakanı Babacan, 35 başlıktan 10’unun açıldığını, ilave 6 başlığın daha bu yıl açılması gerektiğini ve 2008 sonu itibariyle açıklanan “Ulusal Program” nezdinde iktidar olarak siyasi sorunları aşacaklarına inandıklarını belirtti. AKP’nin, 2009’un AB için büyük adım olacağı şeklindeki yorumlarını gerçekçi buluyor musunuz? Bugün AB ülkelerini saran ekonomik kriz kadar önemli olan bir olgu da; AB ülkelerinin ekonomik krize karşı ortak kararlar alamamaları ve AB için ortak bir gelecek senaryosu üzerinde birleşememeleri gelmektedir. Ekonomik koruma eğilimlerinin iyice uç vermiş olması nedeniyle esasen bugün için Maastricht kriterleri fiilen rafa kaldırılma aşamasındadır… Başbakan Erdoğan’ın ekonomik krizle ilişkisi patolojik bir seyir izledi Türkiye’de Başbakanın ekonomik krizle ilişkisi patolojik bir seyir izlemiştir. 15 Eylül 2008’de ABD ve dünya borsalarındaki “Kara Pazartesi” süreci başladığında Türkiye’de kriz sözcüğü üzerinde siyasi iktidarın ambargosu vardı. Ekim ayı ortasına kadar bu ambargo sürdü. Gazeteciler azarlandı; akreditasyon listelerinden dışlandı. Bu dönemde “kriz” sözcüğünün ancak “fırsat” ile birlikte kullanılmasına izin veriliyordu. Yani dünyada kriz, bizde fırsat! Daha sonra “teğet geçme”ler başladı. Bunu, Kasımın ilerleyen günlerinde, “kriz dalgaları bize vursa da biz bunu hafif atlatırız, çünkü bankalarımız sağlam” izledi. Krizin bizi de vuracağı Kasım ortalarında artık Başbakanca da telaffuz ediliyordu ama nereden feyiz aldığı bilinmez; 30 Kasım’da Başbakan halka sesleniyor ve “Kriz tepe noktasına ulaşmış oradan inişe geçmeye başlamıştır” diyebiliyordu! Özetle Başbakan Erdoğan’ın krizle flörtü tam bir “geç buldum, çabuk kaybettim” hikâyesine dönüştü. Bugün artık krizin en çok vurduğu ülkelerden biri olduğumuz ve olacağımız çok açık. Ama şimdi de “bu kriz; bizim krizimiz değil, bu ithal bir kriz; bizim bunda hiçbir sorumluluğumuz yok” türküsü söyleniyor! AKP, başlıklarla sıralarsak AB konusunda; * AB sürecinden elde etmek istediğini büyük ölçüde elde ettiğini, * Bu sürecin artık tıkandığını, * Buradan ancak ki şimdiye kadar yapılanan tersine, milliyetçi hamaset üzerinden iç politikaya malzeme sağlanabileceğini (dolayısıyla Davos’tan sonra AB’ye karşı da kof meydan okumalara hazırlıklı olunmalı), * AB sürecinde ve Irak Savaşı bağlamında tavizci-teslimiyetçi dış politika pratikleri üzerinden aldığı eleştirileri şimdi –kendi varoluş koşullarına aykırı bağımsızlıkçı bir çizgiye asla savrulmadan- içeriksiz ve anlık çıkışlarla dengelemeye çalışmanın kendisine yeni bir politika zemini sağlayacağını düşünmektedir. Böylesine bir zihniyetin 2009 yılını AB atılım yılı olarak seçmesi mümkün gözükmemektedir… Aslında AB süreci büyük ölçüde 17 Aralık 2004’te tam üyeliğe götürmeyecek açık uçlu seçenekleri içeren belgenin Türk tarafınca imza altına alınmasıyla bizim açımızdan çıkmaz sokağa girmiştir. 2005’te Kıbrıs koşulunun daha açık bir biçimde kabul edilmesi sonrasında, kendi yolumuza kendimiz mayın döşemeyi becermiş olduk. AB’nin kendi iç sorunlarına ve gelecek kaygılarına yoğunlaştığı, AKP iktidarının ise yüzünü Batı’dan ziyade Ortadoğu’ya döndüğü bugünkü ortamda, Türkiye-AB ilişkilerinde ilerleme beklemek hayaldir. 2000’li yılların hükümetleri enerji güvenliği stratejisi geliştiremedi Yine Başbakan Erdoğan’ın katıldığı bu son AB zirvesinde AB Komisyon Başkanının Nabucco Projesini gündeme taşımasını nasıl yorumlarsınız? Nabucco Projesi, AB’nin enerji yollarını ve kaynaklarını çeşitlendirme ve giderek kendi enerji güvenliğini sağlama alma projesi olarak gündemdedir. Enerji güvenliği bakımından çok daha sorunlu bir ülke olarak Türkiye’nin Nabucco’ya ilgisi ise, transit ülke olmanın getireceği mali imkanlar ile enerji kaynaklarını çeşitlendirmek olarak öne çıkmaktadır. Ne yazık ki 2000’li yılların hükümetleri enerji güvenliği açısından bütüncül bir stratejiyi ortaya koyamamışlardır. Son söz olarak şöyle diyebilirim ki; eğer Cumhuriyetin 1923-45 dönemindeki kuruluş aşamasının devrimci dönüşüm programı olmasaydı, Türkiye’nin AB üyeliği tartışma konusu bile olmazdı. Şimdi son çeyrek yüzyılın bağımlı ekonomik politikalarından sonra tekrar kendi ulusal çıkarlarımızı ve iç dinamiklerimizi öne çıkaran yeni ve dönüştürücü politikalara geçmenin zamanıdır. Bunun yolu, ekonomik bağımlılığa, enerji bağımlılığına ve giderek filizlenen gıda bağımlılığına çözüm üretmekten geçmektedir… Oğuz Oyan kimdir? Oğuz Oyan, 4 Mart 1947'de İzmir'de doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. Paris I Pantheon-Sorbonne Üniversitesi'nde "Devlet Doktorası" (Doktorat D'Etat) derecesini aldı. İktisat, Maliye Doçenti, sonrasında Profesörü oldu. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde ve Gazi Üniversitesi Maliye Bölümü'nde üstlendiği öğretim üyeliği görevini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü'nde sürdürdü. TARİŞ Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Genel Müdürlüğü yaptı. TÜRK-İŞ Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevini yürüttü. Çok sayıda makalesinin yanında ayrıca 5 kitabı yayınlandı. 22. Dönem İzmir Milletvekili. 23. Dönem'de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Üyesi oldu. Çok iyi düzeyde Fransızca bilen Oyan, evli ve 2 çocuk babasıdır. EGİAD kaynak gösterilerek kullanılmalıdır… Yarın: TÜRKSAM Başkanı Stratejist Sinan OĞAN |
___________________________________ İçeriği görebilmek için Uye Olmanız gerekmektedir. Üye Olmak için Lütfen Tıklayınız.Biz dönmedik! Yalancıya ölçüsüz hayranlık kölelikten gelir. Ancak ruhları ve beyinleri köleleşmiş olanlar, yalancıya sevgi, saygı, bağlılık duyarlar Niceleri geldi neler istediler.
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenlerde hep senin gibiydiler. |